Bir İstanbul Masalı
Köyünden çıkan Keloğlan, İstanbul'a gelir ve bir macera yaşar.
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken... Bizim meşhur saçsız başı, şimşir tarağı, saf ama cin gibi akıllı Keloğlan, köyündeki bostanda karpuz sularken gökyüzünden geçen leylekleri görmüş. Leylekler, "Lak lak lak! Biz İstanbul'a gidiyoruz, orası ışıl ışıl, taşı toprağı altın!" diye konuşuyorlarmış.
Keloğlan heyecanlanmış, başını kaşımış. "Anacığım," demiş, "Herkes bu İstanbul'u anlatır. Ben de gidip şu şehri bir göreyim, belki nasibimiz oradadır." Anası, "Aman oğul, İstanbul kocamandır, kalabalıktır, sakın kaybolma," diyerek Keloğlan'ın heybesine taze çörekleri koyup uğurlamış.
Keloğlan, ayağında köy ayakkabıları, omzunda sopasına takılı bohçasıyla yola düşmüş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş ve sonunda o koca şehre, İstanbul'a varmış!
Keloğlan gördüklerine inanamamış. "Vay anasını!" demiş. "Burada evler üst üste binmiş, minareler bulutları gıdıklıyor, deniz bile şehrin ortasından akıyor!" Karnı acıkınca kenardan bir simit almış. Tam "Şöyle deniz kenarında keyif yapayım" derken, gökyüzünden beyaz bir ordu gibi martılar inmiş!
Martılar "Gak! Gak!"
diyerek etrafını sarmış. Keloğlan, "Durun, o benim kahvaltım!" demeye kalmadan, kurnazın biri simidi kapıp kaçmış. Keloğlan arkasından bakakalmış: "Vay arkadaş! Bizim köyün kedisi bile izinsiz ciğere bakmaz, buranın kuşu elimdeki lokmayı alıyor!"
Sonra, "Şu meşhur Kapalıçarşı'yı bir göreyim, belki altını orada bulurum," demiş. Çarşıya bir girmiş ki, aman Allah'ım! Burası bir labirentmiş! Her yer pırıl pırıl lambalar, halılar ve takılarla doluymuş. Keloğlan bir dükkanda eski, sarı bir lamba görmüş. "Aha!" demiş, "Kesin bunun içinde Alaaddin'in cini var!" Lambayı eline alıp ovalamaya başlamış.
Dükkan sahibi koşarak gelmiş: "Hey! Ne yapıyorsun kel kafalı çocuk?"
Keloğlan, "Cin çıkarmaya çalışıyorum amca, belki beni saraya götürür," deyince dükkancı ve çevredekiler kahkahayı basmış. Keloğlan utanmış ama o da gülmüş.
Çarşıdan çıkıp kalabalığı takip etmiş ve İstiklal Caddesi'ne gelmiş. İnsanlar sel gibi akıyormuş. Birden karşıdan "Çan çan çan!" diye sesler çıkaran, kıpkırmızı, kocaman bir şeyin üzerine geldiğini görmüş. Bu, nostaljik Kırmızı Tramvaymış! Ama Keloğlan tramvayı ne bilsin?
"Eyvah!" diye bağırmış. "Kırmızı bir canavar geliyor! İnsanları yutmuş, midesinde taşıyor! Kaçın!"
Keloğlan korkuyla bir elektrik direğine tırmanmış. Herkes durup ona bakmış. Tramvay sürücüsü camı açıp gülerek, "Korkma Keloğlan, bu canavar değil, tramvay! Gel seni de gezdirelim," demiş. Keloğlan, "Hele şükür, ben de beni yiyecek sandım," diyerek inmiş ve tramvaya binip caddenin keyfini çıkarmış.
Günün sonunda, denizin üstünde yüzen dev bir gemiye, yani Vapur'a binmiş. Martılara bu sefer simit değil, el sallamış. Karşıya geçerken gün batımını izlemiş. Şehir turuncuya ve altına dönüşmüş. Keloğlan o an anlamış: "Meğer İstanbul'un taşı toprağı değil, batan güneşi altınmış."
Keloğlan köyüne döndüğünde çok yorgun ama çok mutluymuş. Anasına sarılmış: "Ana," demiş, "İstanbul çok güzel, çok büyük ama bizim köyün sessizliği, ocağımızın dumanı hiçbir yerde yok."
Gökten üç elma düşmüş: Biri gezgin Keloğlan'ın başına, biri İstanbul'un neşeli martılarına, biri de evinin kıymetini bilen tüm çocuklara.
Paylaş
Tepkiniz Nedir?
Beğendim
18
Beğenmedim
1
Sevdim
10
Güldüm
8
Kızdım
1
Üzüldüm
0
Şaşırdım
2
