Bülbül ile Altın Kafes Masalı
Yaşlı bir imparatorun sarayına gerçek bir orman bülbülü getirilir. Mücevherli bir oyuncak kuş çıkınca herkes gerçeği unutur; ama asıl şarkı kalbi iyileştirir.
Bir varmış bir yokmuş, uzak doğunun porselen damlı sarayında, bahçeleri gümüş çıngıraklarla süslü yaşlı bir imparator yaşarmış. Bu imparator dünyanın en görkemli saraylarından birine sahipmiş; lakin sarayın en güzel şeyi ne duvarlardaki yakutlarmış ne de altın yaldızlı kapılarmış. En güzeli, sarayın ardındaki karanlık ormanda yaşayan, kül renkli kanatları hiç de süslü olmayan küçük bir bülbülmüş. Bu minik kuşun sesi öyle içten, öyle duruymuş ki balıkçılar ağlarını bırakıp dinler, 'Ah, ne kadar güzel!' diye içlerini çekerlermiş.
Günün birinde uzak diyarlardan gelen gezginlerin kitaplarında imparator kendi bahçesini değil, o küçük bülbülü methettiklerini okumuş. Şaşıp kalmış, saray erkânına 'Hemen bu kuşu bana getirin!' diye buyurmuş. Vezirler koca ormanı karış karış aramış; ineklerin böğürtüsünü, kurbağaların vıraklamasını bülbül sanmışlar. Sonunda mutfaktaki küçük bir hizmetçi kız onları çıp çıp öten ağacın altına götürmüş. Kül renkli minik kuş imparatora öyle bir şarkı söylemiş ki, taç giymiş hükümdarın yanaklarından sıcacık yaşlar şıp şıp damlamış. 'İşte en değerli armağan gözyaşlarındır,' demiş bülbül alçakgönüllülükle ve sarayda kalmayı kabul etmiş.
Derken Japonya İmparatoru'ndan bir hediye gelmiş: elmaslarla, safirlerle bezenmiş, kurulunca dönerek öten yapay bir bülbül. Saray halkı yeni oyuncağa hayran kalmış, çünkü hem pırıl pırıl parlıyor hem de hep aynı ezgiyi tekrarlıyormuş. Herkes mücevherli kuşa döndüğünde, gerçek bülbül fark edilmeden açık pencereden ormanına fırrr diye uçup gitmiş. Yıllar geçmiş, yaylar aşınmış; yapay kuş bir gece 'tık' diye durmuş ve bir daha ötmemiş. Tam o günlerde yaşlı imparator ağır bir hastalığa yakalanmış, soğuk yatağında ölümle yüz yüze, titrek sesiyle 'Bir şarkı, ne olur bir şarkı!' diye yalvarmış. Fakat altın kuş sessiz, saray bomboşmuş.
İşte o karanlık gecede açık pencereye kül renkli minik bir gölge konmuş; ormanın bülbülü hükümdarın acısını duymuş da dönmüş. Öyle tatlı, öyle umut dolu bir ezgi söylemiş ki, imparatorun donmuş kanı yeniden ısınmış, gözlerine can gelmiş, sabaha sapasağlam uyanmış. 'Benimle kal, altın kafeste yaşa,' demiş imparator. Bülbül, 'Ben kafeste ötemem; beni özgür bırak, ben de her gece gelip sana ormanın dertlerini, sevinçlerini söyleyeyim. Gerçek sevgi mücevherle satın alınmaz, kalpten verilir,' demiş. Küçük, parlak şeylerin değil, içten gelenin kıymetli olduğunu öğrenen imparator gülümsemiş. Gökten üç kül rengi tüy düşmüş: biri alçakgönüllü bülbüle, biri özgürlüğün değerini anlayan imparatora, biri de gösterişe değil gerçek dostluğa inanan tüm uslu çocuklara.
Paylaş
Tepkiniz Nedir?
Beğendim
3
Beğenmedim
0
Sevdim
6
Güldüm
1
Kızdım
0
Üzüldüm
0
Şaşırdım
0
