İyilik Paylaştıkça Çoğalır
Bencil bir köye gelen Yusuf Dede, çorba ile önemli bir ders verir.
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, insanların birbirine selam vermeyi unuttuğu, kapılarını sıkı sıkı kilitlediği Kilitli Kapılar Köyü varmış. Bu köyde herkesin ambarı doluymuş ama kimse kimseyle bir lokma ekmeğini paylaşmazmış. "Ya benimki biterse?" korkusuyla herkes mutsuzmuş.
Bir gün köye, yüzü nurlu, sakalı pamuk gibi beyaz, üzerinde eski ama tertemiz bir hırkası olan Yusuf Dede adında bir yolcu gelmiş. Yusuf Dede çok acıkmış ve yorulmuş. Bir kapıyı çalmış, "Allah rızası için bir lokma aşınız var mı?" demiş. Ev sahibi, "Yok yok, bizde yemek kalmadı," deyip kapıyı kapatmış. Başka bir kapıyı çalmış, oradan da "Kış geliyor, veremeyiz," cevabını almış.
Yusuf Dede kimseye kızmamış, sadece gülümseyip "Allah büyüktür," demiş. Köy meydanına gitmiş. Heybesinden kocaman, pırıl pırıl yıkanmış bir dere taşı çıkarmış. Meydanın ortasındaki çeşmeden büyük bir kazanı suyla doldurmuş, altına odunları dizip "Bismillah" diyerek ateşi yakmış. Sonra o taşı suyun içine "Lup!" diye bırakmış.
Köylüler merakla pencerelerden bakmaya başlamış. Bir çocuk dayanamayıp yanına gelmiş:
"Dede, sen ne yapıyorsun?"
Yusuf Dede, tahta kaşığıyla suyu karıştırırken cevap vermiş:
"Evladım, ben Sabır ve Bereket Çorbası yapıyorum. Bu taş, dünyanın en lezzetli çorbasını yapar. Ama tadının tam çıkması için içine azıcık tuz lazım."
Çocuk koşup evden bir tutam tuz getirmiş. Yusuf Dede tuzu atmış, "Oh! Mis gibi kokmaya başladı. Ama keşke içinde iki tane havuç olsaydı, o zaman sultanlara layık olurdu," demiş.
Bunu duyan bir köylü kadın, "Benim evde kurumaya yüz tutmuş iki havuç vardı, getireyim bari," demiş. Havuçlar kazana girmiş.
Yusuf Dede karıştırmaya devam etmiş. "Elhamdülillah, çok güzel oluyor. Ama şöyle içine biraz patates, biraz soğan, biraz da mercimek olsa... İşte o zaman bu çorbanın tadına doyum olmazdı!" diye mırıldanmış.
Merak eden köylüler birer birer evlerinden çıkmış. Biri "Bende biraz patates var," demiş. Diğeri "Ben biraz fasulye getireyim," demiş. Öbürü "Bende de biraz et suyu var," diye koşmuş.
Kazan kaynadıkça kokular tüm köye yayılmış. Herkes evinden ne getirdiyse kazana atmış. Kazanda o kadar çok yemek olmuş ki, sadece su ve taşla başlayan çorba, koca bir ziyafete dönüşmüş.
Akşam ezanı okunurken Yusuf Dede kazanı ateşten indirmiş. "Buyurun komşular! Halil İbrahim Sofrası'na hoş geldiniz," demiş. Bütün köy, aynı kazandan, neşe içinde karınlarını doyurmuş. Herkes "Ömrümüzde böyle lezzetli çorba içmedik!" diyormuş.
Yemek bitince Yusuf Dede kazanın dibindeki taşı çıkarmış, yıkamış ve heybesine koymuş.
Köylüler şaşırmış: "Dede, o sihirli taşı neden alıyorsun? Bize bırakmaz mısın?"
Yusuf Dede gülümseyerek şöyle demiş:
"Evlatlarım, bu taşın hiçbir sihri yoktur. Bu sadece bir dere taşıdır. Asıl sihir, sizin kalplerinizdeki 'paylaşma' niyetidir. Herkes azıcık verdi ama birleşince bereket oldu, herkese yetti de arttı bile. Rabbimiz, paylaşana kat kat fazlasını verir."
Köylüler o gün hatalarını anlamışlar. O günden sonra köylerinin adını Bereketli Köy olarak değiştirmişler ve bir daha hiç kapılarını kapatmamışlar.
Gökten üç bereket tohumu düşmüş: Biri cömertliği öğreten Yusuf Dede'nin heybesine. Biri paylaşmayı öğrenen köylülerin sofrasına. Biri de "Veren el, alan elden üstündür" diyen güzel çocukların kalbine.
Paylaş
Tepkiniz Nedir?
Beğendim
45
Beğenmedim
2
Sevdim
31
Güldüm
2
Kızdım
1
Üzüldüm
1
Şaşırdım
6
